X
Kelime:
Kategori:
Tarih:
RadDatePicker
Open the calendar popup.
ile
RadDatePicker
Open the calendar popup.
 

Bülten Ana Sayfasına Dön

Perde Meselesi

Perde Meselesi

Prof.Dr. Pınar Aydın O’Dwyer


Çağımızın meselesi “görünürlük”; açıkça göz önünde olmak, kendisini neredeyse başkasının gözüne sokmak. Günlük yaşamsa bir sahne biçimini aldı. Oysaki asıl iş “perde arkasından sunulan edada”! 

Her türlü örtü anlamında “perde”, özünde “kapatan, gizleyen, engelleyen nesne veya unsur”dur. Metaforik açıdan, inanç dünyasında hakikati engelleyen; sanatta bizim veya ötekinin günlük yaşamına farklı pencere açan; müzikte sınırlandırılmış ses düzeyi sağlayan; II. Dünya Savaşı sonrası Avrupa politikasında örneğin “Demir” sıfatıyla yer alan veya sinema tanımlaması olarak “Beyaz” adıyla yer alan perde hem maskeleri hem de aksine yüzleşmeyi simgeler. Dolayısıyla görünürlüğü engelleyen en önemli somut nesnelerin başında gelen “perde” aynı zamanda farklı bir görünürlük de sağlar. O halde, temel anlamda mekânın işlevini tanımlayan perdenin fantastik kanatlarında dolaşalım. 

Konuya göz organından girecek olursak, tıpta “katarakt” adı verilen göz merceği bulanıklaşması, görmede perde etkisi yaratır. Esasen yeterince uzun yaşayan her insanın gözünde eninde sonunda katarakt olur. Metaforik olarak insanlık yaşlandıkça olgunlaşır ve önemsiz sorunları görmezden gelmeyi tercih eder. 

Konuyu perde denilen kumaş parçasıyla daha geniş bağlamda açacak olursak, öncelikle perdeyi dış doğa etkilerinden, örneğin güneşten korunmak için kullanır ve örteriz. Hava kararınca kendimizi kem gözlerden korumak ihtiyacı hisseder, örtünürüz. Ya yorgun ve dağınık saçlıyızdır ya iç çamaşırlı veya çıplak. 

Örtülü perde psikolojik olarak kendimizle baş başa kalmayı da sağlayan içe kapanmayı sağlayan meditatif bir ortam yaratır. Perde kapanınca bir anlamda günlük yaşam sorunlarına ara verilir, kişinin kendisine düşünsel özgürlük alanı doğar. Perdenin iç tarafında olmak, “ben kimim ve neyim, neleri yapabiliyorum ve neleri yapamıyorum, neleri yapmak zorundayım ve nelere zorunlu değilim, amacım ne, arzum ne” sorularına cevap bulma süresi evresidir, yarı uyku misali.

Ama asıl perdeyi açabilmek de büyük bir enerji verir insana; “kendi özgür irademle açtım ve yeni günde yepyeni maceralara atılmaya hazırım” duygusu müthiş keyiflidir. Karar verilmesi gereken en önemli şey, perdeyi akşam yatmadan açıp aydınlığa uyanmak mı, yoksa sabah kendi elleriyle güneşi davet etmek midir? Psikoterapi seanslarında kişiyi tanımak için sorulabilecekler listesine eklenebilecek bu soruya bir de şu eklenebilir: “Siz perdenin altını kapatıp üstünü “V” şeklinde açık bırakanlardan mısınız, kendini yazılı olmayan kurallara uymak zorunda hissetmeyenlerden yani?”

Gerçi bazı insanlar tam aksine kendini ve evini kamuya sunmayı tercih eder, kem gözle izlenme olasılığına ihtimal vermeden. Ama bu tercihi uygulamak için bile “kapatılmasa da bir perdenin” varlığı şarttır. Tiyatro sahnesi misali tanış olamayan seyirciye oynamak, onların ilgili gözlerini ve gıpta dolu olası alkışlarını sürekli kulağında hissetmek çok özel bir deneyim olsa gerek. Öte yandan Hollanda gibi savaş ve sel yaşamış ülkelerde tehlikenin erkenden farkına varabilmek için perdeyi örtememek kültürü öylesine yaygındir ki, sokaktan geçenlerin içeri bakmak aklının köşesinden geçmez. 

Daha da yaygın olan, cinsel yaşamın özelde kalması hem cinselliği yaşayanlar hem de izleyenler açısından mahremiyet perdesidir. “Biz-bizelik” zihinde başlar ama perdenin ardında tamamlanır. Hele bir de perdenin arkasındakileri dehşetli merak etmek ve merak ettirmek var ya, işte bu bir çeşit fantastik evrendir âdeta. Hatta bir zamanlar arkasında neler yaşandığının bilindiği bir perdeye uzun süre sonra dışarıdan bakmak edebiyat ve sinema için fevkalade verimli bir konudur.,

Öte yandan dışarıdan bakan kendisinin de perdenin bir aralığından gözetleyebiliyor olabileceğini aklına getirmelidir. Özetle, kapalı perde her zaman tam anlamıyla kapalı olmayabilir, kapalıyken içerde olanlar tarafından tahmin edilebileceği gibi dışarısı da pekâlâ rahatlıkla gözlenebilir. 

Perde materyali ve renk seçimi ise bambaşka bir mecra. Burada kişinin kültürü, sosyoekonomik sınıfı, karakter olarak adlandırılabilecek kişisel seçimi rol oynar. Gösteriş ihtiyacı veya ihtirası, aşırı şatafatlı perdeyle “sahne alır”. Maddi düzey ve sosyal konumu gece-gündüz ilân edebilmenin en kısa ve emin yolu kuşkusuz balo elbisesi giydirilmiş kat kat süslü perdelerdir. Kimsenin kuşkusu olmasın, sokaktan bakan içeride kimlerin yaşadığını, nereden gelip hangi yolla nereye vardığını anında kavrar. Oysa, merak uyandırayım veya kendimi reklam edeyim derken, katmanlı perdelere ayağı dolanmak da olasıdır. Bu tür kişiliklerin tam zıttı karakterler, renk seçiminde kendini gösterir; perdenin iki kanadını farklı renkte tercih eden “perde aktivistlerine” “anarşist ruhlu” damgası yapıştırılır. 

Yaşam sahnesine bir perde açarak başladığımız konuyu Münir Özkul’un usta yorumuyla tanıştığımız unutulmaz “Perde tiradı” ile kapatalım:


 “Zaten aktör dediğin nedir ki?..

Oynarken varızdır, yok olunca da sesimiz o boş kubbede, bir hoş sada olarak kalır...

Olsa olsa eski program dergilerinde soluk birer hayal olur kalırız...

Görooorum hepiniz gardıroba koşmaya hazırlanıyorsunuz...

Birazdan teatro bomboş kalacak...

Ama teatro işte o zaman yaşamaya başlar...

Çünkü Satenik’in bir şarkısı şu perdelerden birine takılı kalmıştır...

Benim bir tiradım şu pervaza sinmiştir...

Hiranuş’la Virjinya’nın bir diyaloğu eski kostümlerin birinin yırtığına sığınmıştır...

İşte bu hatıralar, o sessizlikte saklandıkları yerden çıkar, bir fısıltı halinde yine sahneye dökülürler...

Artık kendimiz yoğuz...

Seyircilerimiz de kalmadı...

Ama repliklerimiz fısıldaşır dururlar sabaha kadar...

Gün ağarır, temizleyiciler gelir, replikler yerlerine kaçışır...

Perde!!!”


Not: Psikeart dergisi Temmuz-Ağustos 2026 sayısında yayımlanmış ve izinle kullanılmıştır.



 

Görüşlerinizi Paylaşın