X
Kelime:
Kategori:
Tarih:
RadDatePicker
Open the calendar popup.
ile
RadDatePicker
Open the calendar popup.
 

Bülten Ana Sayfasına Dön

2026 Nobel Ödülleri

2026 Nobel Ödülleri

Dr. Özlem Aker

Nobel ödülleri, her yıl olduğu gibi bu yıl da Ekim ayının ilk ve ikinci haftasına damga vurdular. Bu yılki ödül sahiplerine ve çalışmalarına birlikte göz atalım.

Fizyoloji ve Tıp Ödülü

Işığa duyarlı iyon kanallarının nöronal işlevlerdeki önemini ve optogenetiği keşfeden üç bilim insanı arasında paylaştırıldı. Karl Daisseroth, Peter Hegemann ve George Nagel bu ödülün sahibi oldular.

Optogenetik nedir?

Optogenetik, canlı hücrelerin aktivitelerini ışık kullanarak kontrol etmeyi sağlayan bir biyoteknoloji ve sinirbilim yöntemidir.

Optogenetiği anlamaya ve ödüle uzanan yolda Peter Hegemann ve Georg Nagel, tek hücreli bir algde dikkat çekici bir protein olan kanalrodopsini keşfettiler. Karl Deisseroth ise bu proteini sinir hücreleri için ışık kontrollü bir anahtara dönüştürdü.

Optogenetik, kavramsal düzeyde, tıp alanında hücresel düzeyde nokta atışı müdahale gerektiren nörolojik, oftalmolojik ve kardiyolojik bazı hastalıkların tedavisinde çığır açma potansiyeline sahip görülmektedir. Dirençli depresyon, şizofreni, demans, epilepsi, bağımlılık gibi nöropsikiyatrik hastalıkların, ağır retina hasarlarının ve bazı dirençli ritm bozukluklarının tedavisinde yepyeni bir dönemin kapılarını aralayabilir.

Ödül duyuru toplantısında bir izleyiciden gelen “Optogenetik; yapay zeka nöronal network’ü ile insan nöronal network’ü arasındaki bağlantıyı kolaylaştıracak mı?“ sorusu, edebiyat severlerin aklına 2017 Nobel Edebiyat ödülü sahibi Kazuo İshigura’nın 2021 ‘de yayınlanan Klara ile Güneş kitabını getirmiş olabilir. Yaşam kaynağı güneş olan robot Klara, eğer günün birinde insan arkadaşı Josie ölürse onun yerine geçebilir mi? Onun zihniyle ve ruhuyla entegre olabilir mi?

Işığın anlamını bir kez daha sorgulamamıza aracı olan bu yılın ödülü 2015’te Nobel Kimya ödülünün sahiplerinden biri olan Türk Bilim insanı Aziz Sancar’ın çalışmalarını da anımsama fırsatı verdi: Aziz Sancar ışığın belirli canlılarda DNA hasarını onarmak için nasıl kullanılabildiğini moleküler düzeyde açıklamasının yanı sıra; DNA’nın ışığa ihtiyaç duymayan onarım mekanizmalarının anlaşılmasında ve fotoliyazla ilişkili proteinlerin biyolojik saatle bağlantısının ortaya konmasında çalışmalar yapmıştı.

Fizik Ödülü ve Uzaydan Gelen Hayalet Parçacıklar

2026 Nobel Fizik Ödülü, Antarktika'daki buzların derinliklerine kurulu IceCube Nötrino Gözlemevi'ne yaptığı katkılar ve uzayın derinliklerinden gelen yüksek enerjili nötrinoları keşfettiği için Belçikalı fizikçi Francis Halzen'e verildi.

Halzen'in geliştirdiği devasa buz altı teleskobu, adeta birer «kozmik haberci» olan bu hayalet parçacıkları yakalayarak kara delikler ve patlayan yıldızlar gibi evrenin en gizemli olaylarını incelememiz için yepyeni bir astronomik gözlem çağının kapısını aralıyor.

Nötrino nedir?

Nötrinolar, elektrik yüküne sahip olmayan, neredeyse tamamen kütlesiz ve maddelerin içinden neredeyse hiç fark edilmeden geçip giden çok küçük atom altı parçacıklardır.

- Evrenin en temel yapı taşlarından olup daha küçük parçalara ayrılamazlar.

- Nötr oldukları için mıknatıslardan veya elektrik alanlarından etkilenmezler.

- Neredeyse Kütlesizdirler: Bilinen en hafif kütleli parçacıklardır (bilim insanları uzun süre kütlelerinin sıfır olduğunu düşünmüştü).

Nötrinolara Niçin Hayalet Parçacık Diyoruz?

Çünkü nötrinolar maddelerle neredeyse hiç etkileşime girmezler; şu anda bile vücudunuzdan her saniye trilyonlarca nötrino siz hiçbir şey hissetmeden geçip gitmektedir.

Nötrinoların Kaynakları Nelerdir?

- Güneş: Güneş'e gücünü veren nükleer füzyon (atomların birleşmesi) süreci devasa miktarda nötrino üretir.

- Radyoaktif Bozunma: Belirli radyoaktif atomlar parçalanırken nötrino salarlar.

- Kozmik Olaylar: Süpernovalar (patlayan yıldızlar) ve dünya atmosferine çarpan kozmik ışınlar nötrino kaynağıdır.

Nötrinolar Nasıl Yakalanırlar?

Normal maddeyle etkileşime girmedikleri için onları yakalamak son derece zordur. Bir nötrinonun, çok nadiren atom çekirdeğine çarpmasıyla oluşan zayıf ışık parlamasını yakalayabilmek için yerin derinliklerine ya da kutup buzullarının altına devasa dedektörler kurulmuştur.

2026 Nobel Fizik Ödülü’ne konu olan IceCube Dedektörü Buzun Altında Nötrinoları Nasıl Avlıyor?

Nötrinolar normal maddelerin içinden hiçbir iz bırakmadan geçerler, ancak milyarda bir ihtimalle de olsa bir su veya buz atomunun çekirdeğine çarpabilirler. Antarktika'daki IceCube Gözlemevi, bu nadir çarpışmaları yakalamak için Güney Kutbu'ndaki kapkaranlık ve pürüzsüz buzun tam 2,5 kilometre derinliğine gömülmüş 5.000'den fazla hassas ışık sensöründen oluşur. Bir nötrino buzun içindeki atomlardan birine çarptığında, ortaya Çerenkov radyasyonu adı verilen, nükleer reaktörlerin yaydığı mavi ışığa benzer mavi bir ışık parlaması çıkar. Karanlık buzun altındaki sensörler bu zayıf mavi ışık parlamasının rotasını ve zamanlamasını kaydederek, hayalet parçacığın uzayın tam olarak hangi köşesinden (hangi kara delikten veya patlayan yıldızdan) geldiğini bir ok gibi geriye dönük olarak açıklar.

Çerenkov radyasyonunun oluşması için bir parçacığın mutlaka elektrik yüküne sahip olması gerekir. Nötrinoların doğrudan kendisi Çerenkov radyasyonuna yol açmaz; çünkü nötrinoların elektrik yükü yoktur. Ancak bir nötrino atomik bir ortama (örneğin suya veya buza) girdiğinde, trilyonda bir ihtimalle de olsa bir atom çekirdeği veya elektronla çarpışır. Bu çarpışma sonucunda ortaya ışık hızına çok yakın hızda hareket eden yüklü parçacıklar (elektronlar, müonlar veya tau parçacıkları) çıkar. İşte Çerenkov radyasyonuna yol açan şey, nötrinonun yarattığı bu «ikincil» yüklü parçacıklardır.

Peki, Çerenkov radyasyonunun nötrinolar tarafından oluşturulabileceği nasıl düşünülmüş?

Çerenkov radyasyonunun nükleer reaktörlerdeki elektronlar tarafından üretildiği zaten 1930'lardan beri biliniyordu. Ancak «Nötrinoları yakalamak için Çerenkov radyasyonunu kullanabiliriz» fikrini ilk kez 1960 yılında Sovyet fizikçi Moisey Markov ortaya atmıştır.

Markov, bir nötrino suyun içinden geçerken nadir de olsa bir etkileşime girerse, ortamda ışık hızını aşan yüklü bir parçacık üreteceğini düşündü.

Bu parçacık arkasında koni şeklinde bir Çerenkov mavi ışığı bırakacaktı.

Eğer karanlık ve devasa bir su kütlesinin içine hassas ışık algılayıcılar (fototüpler) yerleştirilirse, bu mavi parıltılar izlenerek görünmez nötrinoların rotası ve enerjisi geriye dönük olarak hesaplanabilirdi.

Bu fikri hayata geçiren ilk büyük deneylerden biri Japonya'daki Kamiokande oldu. Bilim insanları, yerin bin metre altında devasa bir tankı binlerce ton saf suyla doldurdular ve duvarlarını hassas gözlerle (fotomultiplier tüplerle) kapladılar. Dünya'ya yakın bir bölgede gerçekleşen bir süpernova patlamasından (SN 1987A) salınan nötrinolar 1987 yılında, bu su tankına ulaştı. Nötrinoların sudaki atomlarla çarpışması sonucu fırlayan parçacıklar, tankın içinde net Çerenkov halkaları (ışık konileri) oluşturdu. Dedektörler bu mavi ışık halkalarını kusursuz bir şekilde kaydetti. Bu tarihi gözlem, nötrinoların geçtikleri ortamlarda Çerenkov radyasyonu «tetiklediğini» deneysel olarak kesinleştirdi.

Hatta bu yöntemle Güneş'ten gelen nötrinoların da varlığı ve kimlik değiştirdikleri (salınım yaptıkları) kanıtlanabildi.

Günümüzde IceCube gibi devasa teleskoplar, Antarktika buzunun derinliklerinde tam da bu prensibi kullanarak uzayın derinliklerinden gelen gizemli nötrinoların izini sürmektedir.

Aslında Rusya, Çin ve Kanada da nötrino teleskopları kurmayı planlıyor. IceCube fizikçileri de kendi teleskop dizilimlerini genişleterek hacmini sekiz katına çıkarmak istiyor. Ancak 2023 yılında Ulusal Bilim Vakfı (NSF), Amundsen-Scott Güney Kutbu İstasyonu'ndaki altyapının daha büyük bir dizilimin güç ihtiyacını karşılayamayacağını gerekçe göstererek bu planları süresiz olarak askıya aldı. Şimdi bazı fizikçiler, Halzen'in aldığı ödülün bu projenin (genişletme çalışmasının) yeniden hayata geçirilmesine yardımcı olacağını umut ediyor.

Nötrinoların Evrenin Başlangıcını (Büyük Patlama'yı) Anlamamızdaki Rolü Nedir?

Büyük Patlama'dan (Big Bang) hemen sonra, evren henüz ilk saniyelerindeyken o kadar yoğun ve sıcaktı ki ışık bile dışarı kaçamıyor, bir sis bulutunun içinde hapsoluyordu. Ancak nötrinolar maddelerle etkileşime girmediği için, evrenin bu en ilkel ve karanlık anında bile serbestçe salınarak her yöne dağılmayı başardılar. Bilim insanları bu yüzden nötrinoları evrenin ilk anlarından günümüze bozulmadan gelebilmiş «zaman kapsülleri» olarak görürler. Eğer kozmik nötrino arka planı adı verilen bu ilk hayalet parçacıkları tam olarak çözebilirsek, ışık teleskoplarıyla asla göremeyeceğimiz Büyük Patlama'nın ilk saniyesinde neler yaşandığını öğrenme şansına sahip olabileceğiz.

 

Kimya Ödülü

"Asimetrik organik sentezde doğrusal olmayan etkilerin ve otokatalizin keşfi" ile ilgili çalışmaları nedeniyle Henri B. Kagan ve Kenso Soai arasında paylaştırıldı.

Bir çok molekül birbirlerinin ayna görüntüsü olan iki farklı biçimde bulunur. Bir molekülün iki farklı versiyonu, iki farklı el gibidir. Buna kiralite denir. (Eski Yunancada chira “el” demektir. Türkçe okunuşu: kira). Canlı organizmalar bu iki biçimden yalnızca birini içerir. Buna homokiralite denir. Biraz daha detaylandıracak olursak; nasıl iki elimiz varsa ve birbirinin ayna görüntüsü gibiyse, örneğin amino asitlerin tümü de birbirlerinin ayna görüntüsü olan iki farklı biçimde bulunur. Ancak hücrelerimizdeki proteinlerde bu biçimlerden yalnızca biri yer alır (Homokiralite) .

Bu noktada kimyanın en temel sorularından biri ortaya çıkar?

Kimya iki ayna görüntüsünden hangisini seçer?

Homokiralite yönündeki seçimin ve bir biçimin hakimiyetine dayalı kimyasal asimetrinin nasıl ortaya çıkmış olabileceği, kimyagerler için uzun yıllar boyunca bir gizem olarak kalmıştır.

Kiralite konusunda çalışan kimyagerler birbirlerinin ayna görüntüsü olan iki molekülü oluşturabilen kimyasal tepkimeler üzerinde deneyler yapmaya başladıklarında, ayna görüntülerinden yalnızca birini üretmeye çalışsalar da deney ortamlarında her iki biçimi de eşit oranlarda elde etmişlerdir. Canlı organizmada var olan homokiraliteyi deneysel ortamda kurgulamayı, bir moleküler biçime ait saf enantiomeri elde etmeyi başaramamışlardır: Henri Kagan ve Kenso Soai’e kadar.

Henri Kagan, 1986 yılında kimyasal tepkimeleri yönlendirmenin yeni bir yolunu keşfederek ilk belirleyici adımı atmıştır. Bu yöntem, daha önce mümkün olduğu düşünülenden daha yüksek oranda ayna görüntülerinden birinin elde edilmesini sağlamıştır.

Kenso Soai ise bir sonraki adımı atmıştır. 1995 yılında yayımlanan önemli bir makalede, homokiral olma potansiyeli taşıyan ilk kimyasal tepkimenin tasarımını açıklamıştır. Soai, 2003 yılında bu hedefe ulaşmayı başarmıştır. İki olası ayna görüntüsünden yalnızca birinin oluştuğu bir tepkimeyi gerçekleştirmiştir. Yaşamın kendisi dışında, daha önce hiç kimse bunu başaramamıştır.

Henri Kagan ve Kenso Soai sayesinde homokiralitenin nasıl ortaya çıkabileceğini ve canlı organizma dışında laboratuvar ortamında nasıl tasarlanabileceğini artık biliyoruz.

Bir molekülün bir ayna görüntüsü ile diğer ayna görüntüsünün sahip olduğu etkilerin tamamen farklı olabileceği düşünüldüğünde; bu keşifler, ilaç üretiminde kullanılan tepkimeleri tasarlayan kimyagerler açısından, molekülün istenen biçiminin üretilmesi konusunda çığır açıcı gelişmelerdir.

Kiralite denilince genç Türk fizikçi Furkan Öztürk’ü anmadan olmaz. Kiralite ve kiralitenin canlılığın başlangıcındaki etkisi Furkan Öztürk’ün de çalışmalarının yoğunlaştığı alanlardan biri.

Furkan Öztürk’ün makalesi : https://www.nature.com/articles/s41467-023-42130-8

 

 

Edebiyat Ödülü

“Klasik gelenekle oyunbaz bir diyalog içinde, çağdaş edebiyat için yeni biçimler yaratmış cesur ve yenilikçi eserleri nedeniyle” Kanadalı yazar Anne Carson'a verildi.

Anne Carson, kariyeri boyunca şairliği, çevirmenliği ve çeşitli üniversitelerde akademisyenliği bir arada yürütmüş olan, yalın ama sorgulanmış bir hayatın erdemini vurgulayan bir edebiyatçı.

Kelimelerin kökenini (etimolojisini) anlama gayretini tüm çalışmalarının çıkış noktası olarak tanımlayan Carson’ın eserleri, bir filoloğun kelimelere olan tutkusu ile bir şairin yeni anlamlar yaratma arzusu arasındaki kesişime odaklanmış kabul edilebilir.

Anne Carson’ın bugüne kadar Türkçeye çevrilmiş belli başlı kitapları şunlardır:

• Kocanın Güzelliği

• Kırmızının Otobiyografisi

• Albertine Temrini

• Kısa Konuşmalar

• Sesin Cinsiyeti

Barış Ödülü

Barışın ve uluslararası hukukun geliştirilmesine yönelik çabalarından dolayı Güney Afrikalı hukukçu, Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICTR) Hâkimi/Mahkeme Başkanı ve eski Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri Navanethem «Navi» Pillay'a verildi.

Ödül komitesinin açıklaması şöyle: «Dünyanın uzun zamandır görmediği kadar çok savaş ve çatışmanın, varoluşsal zorlukların yaşandığı bir dönemde, uluslararası hukuk, artık barış ve güvenliğin sadece bir tamamlayıcısı değildir; başlı başına mutlak bir zorunluluktur. Tarihi uluslararası mahkeme davalarında aldığı kararlarla Navi Pillay, hukuki tedbirlerin savaş ve şiddet eylemlerini önlemeye yardımcı olabileceğini göstermiştir. Kendisi aynı zamanda uluslararası hukuk kurumlarının güçlenmesine de katkıda bulunmuştur. Bağımsızlığı, uzmanlığı ve kararlılığı, onu çağımızın en saygın uluslararası hukukçularından biri haline getirmiştir.»

Navi Pillay, özellikle apartheid dönemi sonrasındaki insan hakları hukuku, uluslararası ceza adaleti ve soykırım, savaş suçları ve insanlığa karşı suçların yargılanması alanlarındaki çalışmalarıyla tanınır.

Navi Pillay’ın öne çıkan davaları

1. Jean-Paul Akayesu davası (1998)

Ruanda soykırımı sırasında Taba kasabasının belediye başkanı olan Akayesu, Tutsilere yönelik cinayet ve cinsel şiddet eylemlerindeki sorumluluğu nedeniyle yargılandı. Pillay’ın da yer aldığı heyet, Akayesu’yu soykırım, soykırıma doğrudan ve alenen teşvik ve insanlığa karşı çeşitli suçlardan mahkûm ömür boyu hapis cezasına mahkum etti.

Bu kararla; tecavüz ve cinsel şiddetin, soykırım kastı taşıdığında soykırımın bir unsuru olabileceği ilk kez uluslararası bir ceza mahkemesince açıkça kabul edildi.

2. Medya davası: Nahimana, Barayagwiza ve Ngeze (2003)

Bu davada radyo yayınları ve Kangura dergisi aracılığıyla Tutsilere karşı nefret propagandası yürüten medya yöneticileri yargılandı. Mahkeme, sanıkların soykırıma teşvik ve diğer suçlardan sorumluluğunu değerlendirdi; temyiz aşamasında bazı mahkûmiyetler ve cezalar değiştirildi. Medyanın nefret söylemi ve propaganda yoluyla kitlesel şiddeti teşvik etmesinin bireysel cezai sorumluluğu olduğu ortaya konmuş oldu. Pillay, Ruanda Mahkemesi'ndeki görevinde bu tür önemli davaların görüldüğü yargı süreçlerinde yer aldı.

Pillay’ın hukuk tarihindeki etkisi yalnızca sanıklara verilen cezalardan kaynaklanmıyor. Görev yaptığı mahkemelerin yargı heyetleriyle birlikte özellikle üç alanda kalıcı bir etki bıraktı:

Cinsel şiddetin uluslararası suçlar kapsamındaki tanımı: Cinsel şiddetin yalnızca bireysel bir suç değil, soykırımın veya insanlığa karşı suçların bir parçası olabileceğinin kabul edilmesi.

Nefret propagandasının sorumluluğu: Medya aracılığıyla soykırıma teşvik eden kişilerin yargılanabilmesi.

Uluslararası ceza adaletinin gelişimi: Devlet görevlilerinin ve siyasi nüfuz sahibi kişilerin de ağır uluslararası suçlardan sorumlu tutulabilmesi.

2026 yılı Alfred Nobel’in Anısına Sveriges Riksbank Ekonomi Bilimleri Ödülü

İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi, Stanford Üniversitesi’nden Robert E. Hall ve Columbia Üniversitesi’nden Michael Woodford’u, makroekonomik istikrar politikalarının mikroekonomik temellerine ilişkin çalışmaları nedeniyle 2026 yılı Alfred Nobel’in Anısına Sveriges Riksbank Ekonomi Bilimleri Ödülü’ne layık gördü.

Robert E. Hall ve Michael Woodford, etkili istikrar politikalarını uygulama kapasitesini önemli ölçüde geliştiren yeni makroekonomik modeller geliştirdiler.

 

Bu modeller sayesinde, doğru zamanda uygulanan maliye ve para politikası önlemleri, ekonomideki aşırı yükselişleri ve sert düşüşleri hafifletebilecek katkılar sağlayabilir.

Ekonomik dinamikler, durgunluk ve canlanma dönemlerinin birbirini izlemesiyle karakterize bir seyir izler. İktisatçı John Maynard Keynes'in kuramlarını ortaya koymasından bu yana, yaklaşık bir yüzyıldır istikrar politikası ekonomik dalgalanmalarla mücadelede önemli bir rol oynamıştır.

Ekonomik durgunluk dönemlerinde faiz oranlarının düşürülmesi ve bütçe açığının arttırılması yoluyla ekonomi canlandırılır. Ekonominin hızlı büyüdüğü dönemlerde ise bunun tam tersi yapılmalıdır.

Ancak 1970'lerdeki petrol krizleri sırasında, bu önlemlerin ne zaman ve nasıl uygulanacağını belirleyen Keynesyen modellerin artık işe yaramadığı görüldü. Bu modeller işsizliği azaltmak yerine kontrolsüz enflasyona yol açtı. Batı ekonomileri; düşük büyüme, yüksek işsizlik ve yüksek enflasyonun bir arada yaşandığı bir on yıl geçirdi. Pek çok kişi, istikrar politikalarının yarardan çok zarar verdiğini ve artık terk edilmesi gerektiğini düşünmeye başladı.

Robert E. Hall ve Michael Woodford, istikrar politikalarını yeniden işler hâle getirmek için ekonomik modellerin nasıl yeniden yapılandırılabileceğini gösterdikleri için bu yılın Ekonomi Bilimleri Ödülü'ne layık görüldüler.

Enflasyon, üretim ve tüketim gibi makroekonomik değişkenler arasındaki istatistiksel ilişkilere dayanan modeller kurmak yerine, modellerini mikroekonomik temeller üzerine inşa etmeyi seçtiler. Bu yaklaşım, çok sayıda bireysel hanenin ve işletmenin kendi davranışları aracılığıyla ekonominin bütünü üzerinde nasıl etkide bulunduğunun anlaşılmasını kapsar.

Bu modellerin temel unsurlarından biri, hanelerin ve işletmelerin tasarruf ya da ürün fiyatlarıyla ilgili kararlarını verirken geleceği hesaba katmalarıdır. Hükûmetler ve merkez bankaları ekonomi politikalarına ilişkin planlarını açıkladıklarında, insanların geleceğe yönelik beklentilerini etkileyebilir ve ekonomiyi istenen yönde hareket ettirebilirler. Yeni modeller ortaya konulduğundan bu yana, karşı karşıya kaldığımız ekonomik daralmalarla mücadelede son derece yararlı olmuşlardır.

Ekonomi Bilimleri Ödülü Komitesi Başkanı John Hassler şunları söylüyor:

“Ödül sahiplerinin çalışmaları, bugün dünyanın dört bir yanındaki merkez bankaları ve hükûmetler tarafından kullanılan modeller için sağlam bir kuramsal temel sağlamıştır. Bu modeller sayesinde enerji krizleri veya hanelerin tüketim miktarındaki ani değişimler gibi ekonomik şoklarla başa çıkmak için daha donanımlıyız.”

 


 

Görüşlerinizi Paylaşın