19 Mayıs Yalnızca Özgürlük ve Bağımsızlığa Atılan Bir Adım mı? Ya Sonrası?
Dr. Önder C. SEZGİN
19 Mayıs 1919, hepimizin çok iyi bildiği bir tarih. Şüphesiz o gün Bandırma vapurundan Samsun’a atılan ilk adım yalnızca işgal kuvvetlerine karşı mücadelenin meşalesini taşımıyordu. Beraberinde o mücadele kazanıldıktan sonra yapılacakların bir listesini, eğitim, aydınlanma, kalkınma, muasır medeniyetler seviyesine gelme inancının da meşalesini taşıyordu. O büyük devrimcinin, sadece askeri bir planla o adımı attığını zannetmiyordur hiç kimse, eminim.
Nitekim bir ulusun kurtuluşunun yalnızca top tüfekle olmayacağının, bu işgalin ve yenilmişliğin ardındaki asıl sebebin kaçırılmış sanayi devrimi, ihmal edilmiş eğitim, sağlık, kültür, sanat, müzik ve her türlü medeniyet araçları olduğunun çok farkındaydı Mustafa Kemal. Daha o günden aklında şekillenmiş pek çok devrim vardı, şüphesiz.
EĞİTİM
Eğitim, elbette bu topraklarda yılların, yüzyılların ihmali, ilk çözülmesi gereken sorundu; belki de kurtuluştan bile önce. Okuması yazması bile olmayan bir toplumda, eğitimden sadece inanç eğitiminin anlaşıldığı bir coğrafyada anlaşılması çok zor bir alfabe ile eğitilmesi mucize olan bir halk, yetersiz eğitimci, okul, eğitim kurumu sayısıyla, dünyanın yakaladığı aydınlanmayı ıskalamış bir imparatorluğun kara düzen yaşama savaşı veren topraklarında, sadece hayatta kalmaktan başka amacı ve çaresi olmayan bir halk. Bin bir çeşit hastalıktan kırılan, bitmek bilmeyen savaşlarla, Balkanlar’da, Afrika’da, Arabistan çöllerinde, Filistin’de, Çanakkale’de yok olmuş, neredeyse genç erkek nüfusu kalmamış Anadolu coğrafyasını ayağa kaldırabilmek, bunu yapabileceğini hayal edebilmek bile başlı başına o mavi gözlü deve saygı duymaya yeter bence. Gerçekten de o fakir ve yorgun halkın, silkelenip o emperyalist devletlerin işgalini kırmasını, bağımsızlığına kavuşmasını beklemek nasıl hayal ötesi ise, sonrasında o toplumu ayağa kaldırabilmek için, eğitim, sağlık, tarım, hayvancılık, sanayi, lojistik ne varsa, her alanda çağa yakınlaştırmak hatta çağının ötesine geçirebilmek çok daha başka bir vizyon ve hayal gücü gerektiriyordu. Ve o vizyon belli ki, fazlasıyla vardı o büyük komutanın beyninin kıvrımlarında, yüreğinin derinliklerinde.
Taassubun, boş inançların karanlığına sıkışmış, çağın çok çok gerisinde kalmış fikirlerle dolu kafalarla savaşmak, bu kafalarda çağdaş aydınlanmanın tohumlarını atabilmek, yeni nesilleri bilimsel düşünce, çağdaş fikirler, özgür düşünce ile tanıştırmak; o devirde hayali bile mümkün değil. Ya da mümkün de bu yolda adım atması gereken birilerinin o hayali tam olarak anlaması dahi mümkün değil. Eğitim de o kadar zor bir konu ki, “haydi eğitelim” demekle olmuyor o iş. O eğitimi verecek altyapı, okullar, kitaplar, öğretmenler nerede? O yüzden de Cumhuriyet’in ilk yıllarında en büyük mücadele de eğitim konusu. Mustafa Kemal’in her türlü çabasına, o devrin aydınlarının her türlü desteğine rağmen bir türlü istenen atılımın yapılamadığı eğitim konusu tam da O’nun bıraktığı yerden alınıp, Köy Enstitüleri ile kıpırdanmaya başlamışken, ne yazık ki o da karanlıktan medet umanların oyunlarıyla ortadan kaldırılınca, eğitim konusunda ne yapacağını bilemez bir Türkiye halen oradan oraya savruluyor. Durmadan değişen bakanlar, Milli Eğitim bürokrasisi, bu bürokrasiye el atmayı çok seven karanlık odaklar, Dünya’nın karşınıza çıkardığı engeller filan derken, maalesef eğitim sorunu hâlâ kucağımızda duruyor, bütün haşmetiyle.
Eğitim zor ve pahalı. Üstelik de her yıl eğitim çağına gelen yaklaşık bir milyon yeni çocukla birlikte bu iş sürekli bir döngü halinde devam etmek zorunda. Bu nüfusun hepsinin bir üniversite okumasına şart gözüyle bakan aileler, eğitim kurumları, dershaneler, özel eğitimciler derken iş iyice çığırından çıkıyor. Yeterli temel eğitimi bile alamamış yığınlar ne yapılacağına karar verilememiş liselerin kapısına, sonra da “herkes üniversite mezunu olmalı” dolduruşuyla şişirilmiş bir vaziyette üniversite kapılarına yığılıyor. Ama eli bir tornavida ya da somun anahtarı tutacak bir teknisyen yetişmeyince endüstrinin kapısında binlerce mühendis iş ararken, iş sahibi kaynak yapacak eleman bulamıyor. Mesleki eğitim gittikçe yetersizleşirken, elit eğitim diyebileceğimiz, mühendis, doktor, hukukçu, temel bilimci, eğitimci yetiştirecek okullarımız da gitgide bu yetersizlikten nasibini alıyor. Gençleri gerekli kademelerde ciddi bir eleme ve yönlendirme ile yönetemeyen sistem gemisini kurtaran kaptan mottosuyla yönetilmeye mahkûm şekilde ilerliyor. Eğitimin çarkları içinde ezildiğini hisseden öğrencisi, öğretmeni, yöneticisi, velisi herkes bu sistemin kurbanı maalesef.
Tepkinin şiddete dönüşmesi de her ne kadar çok üzücü ve kabul edilemez olsa da nedenlerinin biraz da bu ümitsizliğin yarattığı boşlukta filizlendiğini düşünmeliyiz bence. Son günlerde okullarımızda yaşanan bu tür olayların ileride tekrarından kaçınmak istiyorsak bu iş polisiye önlemlerle olmaz, unutmayalım. Tez zamanda sistemi doğru, tarafsız ve ideolojilerden uzak bir yüreklilikle yeniden ele almak, özgür, bilimsel düşünceye dayalı, çağdaş bir eğitimi nasıl gerçekleştireceğimizi enine boyuna düşünmek gerekmez mi sizce de?
ÖZGÜR DÜŞÜNCE
Özgür düşünce kavramı ne yazık ki “düşünen kafalara zararlı fikirler üşüşür” diyen yöneticiler tarafından engellenmeye çalışılmış yüzyıllarca, sadece bizde değil, tüm Dünya’da. Orta çağ Avrupa’sında Engizisyon Galilei’yi yargılar, Bruno’yu yakarken de aynı korku vardı. Bugün de Dünya’nın pek çok coğrafyasında aynı endişe örüyor duvarlarını özgür düşüncenin etrafına.
Oysa o özgür düşünce, sorgulamayı bilen akıl açıyor geleceğin kapılarını. Doğru soruyu sorup, doğru cevabı arayabilenler ilerliyor bilimde. Bilimsel düşünce metodolojisi bambaşka bir kavram. Gerçek bilim ancak özgür düşünce varsa var. Beynin düşünmesinin, soru sormasının önüne konulacak her türlü engel, kör taassup, gerçekle insanın arasına da örülen duvar demek. O nedenle bu eğitimi veremediğiniz, düşüncesini özgür bırakamadığınız insan kaynağınızdan da bilgi üretmesini, çağı yakalamasını, Dünya ile rekabet etmesini bekleyemezsiniz. Nitekim başka ülkelere baktıkça gördüğümüz bilimsel ve teknolojik ilerlemenin bizlere sürekli olarak aranın açıldığı duygusunu yaşatmasına da şaşırmamak gerek.
Özgür düşüncenin önünü açabilen ülkelere bakınca nedense hepimizi bir kıskançlık kaplıyor, filan ülke nasıl da çözmüş, falan ülke neler de yapmış konuşmaları, haberleri zaman zaman sizin de dikkatinizi çekmiyor mu? Peki onlar nasıl yapıyor? Tabii ki bir ulusal sistemi kurgulayıp, buna da sıkı sıkıya sahip çıkarak, hatalarını düzeltip, sürekli iyileştirmeye çalışarak. Biz ise sürekli eğitim sistemimizin genetiği ile oynayıp, yılları geçtim, aylar içerisinde değişip duran bakanların, her gelen bakanla birlikte değişip duran eğitim bürokrasisinin deney tahtasından ne çıkacağını merak etmekle kaybediyoruz yıllarımızı.
Bu yalnızca bizim için değil, tüm Dünya ülkeleri için de ciddi bir sorun. Yukarıdaki gibi parmakla gösterilecek ülkeler gerçekten de parmakla sayılacak kadar az belki de. Çünkü gerçek özgür düşünceye dayalı bilimsel eğitim çok zor. Kapitalist sistem de açıkçası bunu istemiyor, kendi bekası açısından sakıncasını görüyor son yıllarda. Sistemi yönetenlerin kendi çıkarları, “yetecek kadar” (!) eğitilmiş bir sistemle daha iyi korunuyor zira. Eğitimin fazlası zarar(!) O nedenle tüm topluma basit bir temel eğitim, bir kısmına mesleki ve teknik eğitim, ancak çok az bir bölümüne sorgulayıcı, özgür düşünceye dayalı bilimsel eğitim. Yeter…
21. Yüzyılın yönelimi bu yöne gidiyor sanki…
20. Yüzyılın sonlarındaki “herkes için üniversite” çabasının yerini eğitim sosyolojisinde tabakalaşma (Educational Stratification) veya "Yeni Elitizm" almış durumda. Burada artık yeni kavramlara da alışmak gerekiyor. Artık dikey ve yatay ayrışmalar söz konusu. Örneğin iki üniversite mezunu arasında mezun oldukları üniversite dikkate alınıp, aralarındaki fark dikey ayrışma olarak sınıflandırılırken, büyük bir kesimin "mesleki ve teknik" eğitime yönlendirilmesi, küçük bir elit kesimin ise "eleştirel düşünce, liderlik ve yüksek teknoloji" odaklı akademik eğitime alınması da yatay ayrışma olarak adlandırılıyor. Örneğin Almanya’da büyük bir kesim mesleki ve teknik eğitim alabilecekleri (Realschule/Hauptschule) okullara yönelirken, daha 10-12 yaşlarda yapılan yönlendirmeler ile çok sınırlı bir kesim ileride yönetici veya bilimsel kategoriler için yetiştirilmek üzere farklı okullara (Gymnasium) yönlendiriliyor. Böylece endüstrinin en büyük ihtiyacı olan teknisyenler de erken dönemde eğitimlerini tamamlamış olarak iş gücü gereken alanlara yöneltiliyor.
Bir başka örnek ise İngiltere. İngiltere son yıllarda kendi eğitim sistemini sorguluyor. Eğitimin sadece %7 si özel nitelikli okullardan mezun olmasına karşın, parlamentonun, yargının ve üst düzey yöneticilerin %50’si bu okullardan mezun. Devlet geniş kesimleri teknik yeterlilik bazlı bir eğitime teşvik ederken, yönetici ve üst sınıf aileler kendi çocuklarını elit eğitime yönlendirmeye devam ediyor. Bu durum son yıllarda adada eğitimle ilgili tartışmaların temelinde yer alıyor ve akademik seçiciliğin daha adil yapılacağı bir eğitim sistemi talebi gittikçe artıyor.
Son bir örnek de günümüzün en parlayan ekonomisi Çin’den. Devlet gayet katı bir uygulama yürütüyor. Ortaokul sonundaki Zhongkao sınavı ile öğrencilerin yaklaşık %50'si akademik liselerden men edilerek zorunlu olarak meslek liselerine gönderiliyor. Böylece Devlet, "diplomalı işsizler" yerine, üretim ekonomisini ayakta tutacak "mavi/gri yakalı" bir kitle yaratmayı amaçlıyor.
OECD Raporlarına da bakıldığında görünüm yüksek öğretim mezunu sayısı artmasına rağmen bunlar arasında ücret vb. farkların gittikçe açıldığı şeklinde. Elit okullar ve diğerlerinden mezun olanlar gibi farklılıklarla açıklanabilen bir ayrışma bu. Yine pek çok ülkede geçerli olan bir kavram, lisans eğitiminin seviyesinin artık temel eğitim (Lise) seviyesinde görülmesi ve asıl ilginin daha pahalı ve zor olan, daha seçici lisansüstü eğitime yönelmesine yol açması. Dolayısıyla artık pek çok ülkenin ilgisini çeken yeni eğilim kitlelere "ekran başında, online, kitlesel" ucuz eğitim verilirken, elit gruba "yüz yüze, butik, mentorluk odaklı" pahalı eğitim verilmesi.
Dolayısıyla şu anda toplumda eğitim eksikliğinden şikâyet edenlere pek de iyi haber veremiyorum, bu iş daha da kötüye gidecek, bütün Dünya ile birlikte.
Öyle ya da böyle Cumhuriyeti kuranların eğitim hedefi olan eğitimde fırsat eşitliği, herkese ücretsiz ve nitelikli eğitim verilmesi, modern ve bilimsel eğitim altyapısının kurulması ve yürütülmesi hedefleri çoktan unutulmuş, tren raydan çıkalı çok olmuş, Milli Eğitim oradan oraya savrulup dururken, bir de Dünya’da değişen eğitim öncelikleri ve uygulamaları bizi de ister istemez etkileyecek, hatta tahmin ettiğimizden de fazla.
Kısacası, 19 Mayıs’ın ruhu kurtuluşla birlikte sona ermedi, yaşamaya devam ediyor. Hem de eskisinden çok daha büyük bir gereklilikle. Onu yaşatmak da bu ülkede kendine aydın diyen herkesin boynunun borcu.